YALNIZ
AĞAÇ
|
Yolun kenarında, küçük bir tepenin yamacında yapayalnızdı. Yakınlarında
bir çalı bile yoktu. Gür dalları vardı. Dalların üstünde öbek öbek kar birikmişti. Melankolik ve hüzünlü bir manzarası
vardı. Hele akşam karanlığı çökerken kat be kat artıyordu yalnızlığı. Minibüs her geçişinde yanından,
gözlerim takılır kalır bu yalnız ahlât ağacına. Bir garip olurum ığıl, ığıl
olur içim. Kendi yalnızlığım ve ezikliğim ile özdeşleştiririm onu. Geçip
gittikten sonra yanından, hâla onu düşünürüm belli bir süre. |
|
O gün çok yorgundum. Durakta bekleyen
minibüse giderken ayaklarım nerdeyse tırınıyordu. Boş
bir koltuğa kendimi bıraktım. Minibüsün kalkmasına daha on dakikadan fazla vardı.
Göz kapaklarım kapanıyor, ara sıra gelen yolcunun minibüsü sallamasıyla
açılıyordu. Zamanı gelince minibüs hareket etti. Akşamın alaca karanlığında
kasabadan ayrıldı. Şehre doğru gidiyorduk.
İleride göründü ahlât ağacı.
Gün batımının kızıllığı dallarının arasından sızıyordu. Yanına doğru
yaklaştığımızda birden minibüs sarsıldı. Birkaç metre sağa sola yalpaladıktan
sonra yolun kenarına yanaştı ve durdu. Ben ve diğer yolcular aşağıya indik. Sol
arka tekerleğin çifti de patlamıştı. Kasabadan çok uzakta değildik. Şoför cep
telefonu ile tamirci çağırdı.
Yolcuların kimisi sigara yaktılar.
Bazıları da heyecan ve korkuyla olayı birbirlerine yorumluyordu. Benim gözümde ahlât
ağacı vardı. Ağaca doğru yürüdüm. Dibindeki taşın karlarını eldivenlerimle
süpürdüm. Çantamdan çıkardığım gazetenin reklâm sayfalarını taşa koydum ve
oturdum. Ağaca yaslandım.
Sesler duydum. Birileri konuşuyordu.
Neşeli bir konuşmaydı. Ara sıra kahkahalar bile atılıyordu. Dikkatlice seslerin
geldiği yeri araştırmaya başladım. Kalktım yolculara doğru yürüdüm. Hayır,
duyduğum sesler yolcularınkinden farklıydı. Ağacın arka tarafına doğru yürüdüm.
Ağaçtan uzaklaştıkça sesleri duyamıyordum. Tekrar yavaşça ağaca yaklaştım.
Konuşmaları şimdi açıkça duyuyordum. Usulca taşa oturdum. Sesler ağacın
gövdesinden geliyordu. Heyecanla konuşmaları dinlemeye başladım.
Eskisi gibi çok kar yağmadığından
bahsediyorlardı. Çok kar yağdığında toprağa daha çok azot karışacağını,
azotun meyvelerin verimini artıracağını konuşuyorlardı. Çok daha ilginç
konuşmalarda duymuştum. Hepsini unutmamak için dikkatle beynime nakşetmeye
çalıştım. Ben onları duyuyorum, acaba onlarda beni duyabilirler mi? diye
düşündüm.
--“Merhaba” dedim yavaşça. Sesler
birden kesildi. “Tüh” dedim kendi kendime. “Keşke biraz daha dinleseydim.” Ben
böyle hayıflanırken;
--“Merhaba yolcu” diye cevap geldi
ağaçtan.
--“Affedersin senin farkında
değildik. Niye durdunuz burada? Ne oldu?”
--“Minibüsün tekerleği patladı”
dedim. Aşırı heyecanlıydım ve titriyordum. Bir
taraftan da merakımı gidermeye çalışıyordum. Sorular sormaya başladım.
--“Ben sizinle nasıl
konuşabiliyorum veya siz benle. Ağız dil görmüyorum sadece seslerinizi duyuyorum.
Sonra ben bu ağacı yapayalnız birisi zannederdim. Oysa şimdi birçok kişi var sanki
ağacın içinde. Çok farklı kişilerin konuşmalarını duydum. Nasıl birisiniz? Kaç
kişisiniz?”
Konuşurken el kol işaretleri de
yapmaya başlamıştım. Birden yolcular ilişti gözüme. Beni bu halde gören olursa
diye düşündüm. Kendi kendime konuşuyorum zannederlerdi. Belki de delirmiş derlerdi. Sustum. Ellerimi paltomun ceplerine koydum. Ağaca
döndüm. Bu ağaç kesinlikle benim kadar yalnız değildi.
--“Bitti mi soruların?” dedi
ağaçtan bir ses.
--“Bitmedi ama birazda siz anlatın
bakalım ben dinliyorum” dedim.
--“Bak yolcu, her ağaç bir
yerleşim yeridir. Aynı siz insanların köyleri, kasabaları ve
şehirleri gibi. Her büyük dal bir cadde, her orta dal bir sokak, her uç dal bir
hane, uç daldaki tomurcuklarda o hanenin bireyleridir. Çok
az sayılı ve özel zamanlarda insanlar bizi duyabilirler. Bizde insanlar gibi
konuşabiliriz. Her birimizin ismi vardır. Hatta her ağacında kendi arasında bir ismi
vardır. Bu gördüğün ağacın ismi de “Sayık”dır.
--“Bir dakika! Sayık’mı
dedin?” Heyecandan yutkunmaya başladım. Her şey çok abartılı olmaya
başlamıştı. Herhalde ben aklımı yitiriyordum.
--“Evet, Sayık
dedim. Ne oldu ki?” dedi ağaçtaki ses.
--“Benim köyümün ismi de Sayık, Yukarı Sayık” diyebildim
şaşkınlıktan kekeleyerek.
--“Senin ismin nedir?” diye sordum
konuşana.
--“Mehmet Ali,” dedi. “İyi ki
kendimle konuşmuyorum” diye düşündüm ve gülümsedim.
--“Ne iş yaparsın?” diye sordum
Mehmet Ali’ye.
Çiftçiymiş,
baharda çiçek açabilmek ve yazın meyve verebilmek için topraktan mineral
topluyormuş. Boş zamanlarda da komşuları ile sohbet ediyormuş. Hemen herkes
çiftçiymiş bu ağaçta. Reçine üreticileri ve işçilerde varmış. İşçiler
ilkbaharda yaprak çıkarıp yaz boyunca güneşten yararlanarak fotosentez diye bir şey
yapıyorlarmış. Mehmet Ali konuşurken minibüs çalışmaya başladı. Daha
öğreneceğim çok şey vardı ama ayrılma vakti gelmişti.
--“Tanıştığımıza çok memnun
oldum Mehmet Ali, tekrar görüşebilir miyiz?” diye
sordum.
--“Üzgünüm yolcu. Bir daha
konuşabilmemiz asla mümkün olmayacak, bu kesin bir kuraldır. Sana hayırlı
yolculuklar, sağlıklı ve uzun ömürler diliyorum” dedi
Mehmet Ali. Elimle ağacın gövdesini hafifçe sıvazladım toka eder gibi.
--“Allaha ısmarladık, Allah size de
sağlıklı uzun ömür versin” dedim ve minibüse doğru koştum.
…
--“Beyefendi nerde ineceksin?” diye
birisi omzumdan silkeledi. Gözlerimi açtım. Şaşkınlıkla yanımda duran şoföre
öylece bakakaldım bir süre. Evimin bulunduğu mahalleyi geçmiş, son durağa
gelmiştim. Şoför birkaç kez seslenmiş duymamışım. Sonunda yanıma kadar gelerek
beni uyarmıştı. Anladım ki minibüs kasabada yolcu beklerken uyuyakalmıştım.
Minibüsün tekerleği filan da patlamamıştı. Minibüsten indim. Eve doğru yürüdüm.
Buz gibi akşam ayazı beni aydı. Anladım ki duyduklarım ve gördüklerimin hepsi bir
rüyaydı.
Mustafa
YILMAZ Y. Sayık-2008