YALNIZ AĞAÇ

   

 

    Yolun kenarında, küçük bir tepenin yamacında yapayalnızdı. Yakınlarında bir çalı bile yoktu. Gür dalları vardı. Dalların üstünde öbek öbek kar birikmişti. Melankolik ve hüzünlü bir manzarası vardı. Hele akşam karanlığı çökerken kat be kat artıyordu yalnızlığı.  

 

    Minibüs her geçişinde yanından, gözlerim takılır kalır bu yalnız ahlât ağacına. Bir garip olurum ığıl, ığıl olur içim. Kendi yalnızlığım ve ezikliğim ile özdeşleştiririm onu. Geçip gittikten sonra yanından, hâla onu düşünürüm belli bir süre.

yalniz-agac.jpg (9675 bytes)

 

    O gün çok yorgundum. Durakta bekleyen minibüse giderken ayaklarım nerdeyse tırınıyordu. Boş bir koltuğa kendimi bıraktım. Minibüsün kalkmasına daha on dakikadan fazla vardı. Göz kapaklarım kapanıyor, ara sıra gelen yolcunun minibüsü sallamasıyla açılıyordu. Zamanı gelince minibüs hareket etti. Akşamın alaca karanlığında kasabadan ayrıldı. Şehre doğru gidiyorduk.

 

    İleride göründü ahlât ağacı. Gün batımının kızıllığı dallarının arasından sızıyordu. Yanına doğru yaklaştığımızda birden minibüs sarsıldı. Birkaç metre sağa sola yalpaladıktan sonra yolun kenarına yanaştı ve durdu. Ben ve diğer yolcular aşağıya indik. Sol arka tekerleğin çifti de patlamıştı. Kasabadan çok uzakta değildik. Şoför cep telefonu ile tamirci çağırdı.

 

    Yolcuların kimisi sigara yaktılar. Bazıları da heyecan ve korkuyla olayı birbirlerine yorumluyordu. Benim gözümde ahlât ağacı vardı. Ağaca doğru yürüdüm. Dibindeki taşın karlarını eldivenlerimle süpürdüm. Çantamdan çıkardığım gazetenin reklâm sayfalarını taşa koydum ve oturdum. Ağaca yaslandım.

 

    Sesler duydum. Birileri konuşuyordu. Neşeli bir konuşmaydı. Ara sıra kahkahalar bile atılıyordu. Dikkatlice seslerin geldiği yeri araştırmaya başladım. Kalktım yolculara doğru yürüdüm. Hayır, duyduğum sesler yolcularınkinden farklıydı. Ağacın arka tarafına doğru yürüdüm. Ağaçtan uzaklaştıkça sesleri duyamıyordum. Tekrar yavaşça ağaca yaklaştım. Konuşmaları şimdi açıkça duyuyordum. Usulca taşa oturdum. Sesler ağacın gövdesinden geliyordu. Heyecanla konuşmaları dinlemeye başladım.

 

    Eskisi gibi çok kar yağmadığından bahsediyorlardı. Çok kar yağdığında toprağa daha çok azot karışacağını, azotun meyvelerin verimini artıracağını konuşuyorlardı. Çok daha ilginç konuşmalarda duymuştum. Hepsini unutmamak için dikkatle beynime nakşetmeye çalıştım. Ben onları duyuyorum, acaba onlarda beni duyabilirler mi? diye düşündüm.

 

    --“Merhaba” dedim yavaşça. Sesler birden kesildi. “Tüh” dedim kendi kendime. “Keşke biraz daha dinleseydim.” Ben böyle hayıflanırken;

    --“Merhaba yolcu” diye cevap geldi ağaçtan.

    --“Affedersin senin farkında değildik. Niye durdunuz burada? Ne oldu?”

    --“Minibüsün tekerleği patladı” dedim. Aşırı heyecanlıydım ve titriyordum.  Bir taraftan da merakımı gidermeye çalışıyordum. Sorular sormaya başladım.

    --“Ben sizinle nasıl konuşabiliyorum veya siz benle. Ağız dil görmüyorum sadece seslerinizi duyuyorum. Sonra ben bu ağacı yapayalnız birisi zannederdim. Oysa şimdi birçok kişi var sanki ağacın içinde. Çok farklı kişilerin konuşmalarını duydum. Nasıl birisiniz? Kaç kişisiniz?”

 

    Konuşurken el kol işaretleri de yapmaya başlamıştım. Birden yolcular ilişti gözüme. Beni bu halde gören olursa diye düşündüm. Kendi kendime konuşuyorum zannederlerdi. Belki de delirmiş derlerdi.  Sustum. Ellerimi paltomun ceplerine koydum. Ağaca döndüm. Bu ağaç kesinlikle benim kadar yalnız değildi.

    --“Bitti mi soruların?” dedi ağaçtan bir ses.

    --“Bitmedi ama birazda siz anlatın bakalım ben dinliyorum” dedim.

    --“Bak yolcu, her ağaç bir yerleşim yeridir. Aynı siz insanların köyleri, kasabaları ve şehirleri gibi. Her büyük dal bir cadde, her orta dal bir sokak, her uç dal bir hane, uç daldaki tomurcuklarda o hanenin bireyleridir.  Çok az sayılı ve özel zamanlarda insanlar bizi duyabilirler. Bizde insanlar gibi konuşabiliriz. Her birimizin ismi vardır. Hatta her ağacında kendi arasında bir ismi vardır. Bu gördüğün ağacın ismi de “Sayık”dır.

    --“Bir dakika! Sayık’mı dedin?” Heyecandan yutkunmaya başladım. Her şey çok abartılı olmaya başlamıştı. Herhalde ben aklımı yitiriyordum.

    --“Evet, Sayık dedim. Ne oldu ki?” dedi ağaçtaki ses.

    --“Benim köyümün ismi de Sayık, Yukarı Sayık” diyebildim şaşkınlıktan kekeleyerek.

    --“Senin ismin nedir?” diye sordum konuşana.

    --“Mehmet Ali,” dedi. “İyi ki kendimle konuşmuyorum” diye düşündüm ve gülümsedim.

    --“Ne iş yaparsın?” diye sordum Mehmet Ali’ye.

Çiftçiymiş, baharda çiçek açabilmek ve yazın meyve verebilmek için topraktan mineral topluyormuş. Boş zamanlarda da komşuları ile sohbet ediyormuş. Hemen herkes çiftçiymiş bu ağaçta. Reçine üreticileri ve işçilerde varmış. İşçiler ilkbaharda yaprak çıkarıp yaz boyunca güneşten yararlanarak fotosentez diye bir şey yapıyorlarmış. Mehmet Ali konuşurken minibüs çalışmaya başladı. Daha öğreneceğim çok şey vardı ama ayrılma vakti gelmişti.

    --“Tanıştığımıza çok memnun oldum Mehmet Ali, tekrar görüşebilir miyiz?”  diye sordum.

    --“Üzgünüm yolcu. Bir daha konuşabilmemiz asla mümkün olmayacak, bu kesin bir kuraldır. Sana hayırlı yolculuklar, sağlıklı ve uzun ömürler diliyorum”  dedi Mehmet Ali. Elimle ağacın gövdesini hafifçe sıvazladım toka eder gibi.

    --“Allaha ısmarladık, Allah size de sağlıklı uzun ömür versin” dedim ve minibüse doğru koştum.

   

    --“Beyefendi nerde ineceksin?” diye birisi omzumdan silkeledi. Gözlerimi açtım. Şaşkınlıkla yanımda duran şoföre öylece bakakaldım bir süre. Evimin bulunduğu mahalleyi geçmiş, son durağa gelmiştim. Şoför birkaç kez seslenmiş duymamışım. Sonunda yanıma kadar gelerek beni uyarmıştı. Anladım ki minibüs kasabada yolcu beklerken uyuyakalmıştım. Minibüsün tekerleği filan da patlamamıştı. Minibüsten indim. Eve doğru yürüdüm. Buz gibi akşam ayazı beni aydı. Anladım ki duyduklarım ve gördüklerimin hepsi bir rüyaydı.

  

Mustafa YILMAZ Y. Sayık-2008