ALABALIKLAR.
Köroğlu dağlarının çok
yukarısında küçük bir dere varmış. Bu dere, civardaki pınarların buz gibi soğuk
sularından beslenirmiş. Kenarında kocaman kocaman çam
ağaçları varmış. Güneş ışıkları, çamların iri dalları arasından öbek öbek aşağı iner, küçük derenin suyuna dalar kaybolurmuş.
Bazen çam kozalakları şap diye düşerlermiş küçük derenin suyuna. Sallana sallana yüzerlermiş yuvarlak taşların arasında. Minik şelaleler, göletler varmış içinde.
Yeşil çimenlerin, sarı kırmızı, mor çiçeklerin arasından, şırıl şırıl akar
gidermiş aşağılara doğru. Sığ yerlerinde çokça çayır nanesi yetişirmiş.
Çayır nanelerinin kokusu çam kokusuna karışır, tap teze, ter temiz bir hava
yayılırmış etrafa.
Derenin az ötesinde bir yol varmış. Bazen yoldan geçen
motorlu arabalar pis kokulu duman bırakırlarmış. Kocaman
çam ağaçları hüüp diye yutarlarmış bu dumanı. Sonrada
püff diye temiz hava üflerlermiş. Gülümserler, göz
kırparlarmış dereye doğru. Sanki “Korkmayın, biz varız burada. Bu temizlik ve
güzelliğin teminatıyız.” der gibi. Deredeki alabalıklar, görebiliyorlarmış çam
ağaçlarının yaptıklarını. Sudan şlap diye zıplayıp
teşekkür ederlermiş çamlara. Ama insanlar duyamaz ve göremezmiş bütün bu
olanları. Bir gün derenin yanındaki küçük
çayıra bir taksi gelmiş. Çimenleri, çiçekleri eze eze
derenin kenarına yaklaşmış ve durmuş. Alabalıklar korkmuşlar. Taşların altına,
derinlere doğru kaçmışlar. Birkaç tanesi taşların arasından kafalarını
çıkarmış ve suyun altından, yukarıda olan biteni seyretmeye başlamış. |
Çam ağaçları, taksinin
bıraktığı pis kokulu dumanı hüüp hüüp
diye içlerine çekmişler, püff püff
diye üflemişler. Etraf kısa sürede temiz havayla dolmuş. Fakat arabanın içinden
gürültülü bir ses geliyormuş. Teyp son sesine kadar açıkmış. Kuşlar susmuş.
Küçük derenin sesi kaybolmuş. Alabalıklar çok rahatsız olmuşlar. Çam
ağaçlarına bakmışlar. Çam ağaçları çaresiz ve eziklik içinde doruklarını
hafifçe bükmüşler. “Elimizden bir şey gelmiyor” dercesine. Sesin uzaklara
gitmesini engellemek için sivri yapraklarını hafifçe kabartmışlar. Rüzgârın
yardımı ile de dallarını sallamışlar. Gürültüye karşı yapabildikleri sadece
buymuş.
| İnsanlar taksiden çıkmış, yere kilim sermişler. Üzerine
yiyeceklerini içeceklerini koymuşlar. Bir kenara ateş yakmışlar. Yemişler,
içmişler, oyunlar oynamışlar. Sigara içmişler. Yedikleri çerezlerin kabuklarını
çimenlerin, çiçeklerin üzerine atmışlar. Meyve kalıntılarını, kemik ve boş
şişeleri derenin suyuna fırlatmışlar. Teyp akşama kadar gürültüyle çalmış.
Akşam olunca, sadece oturdukları kilimi toplamışlar ve taksiye binip gitmişler. |
Gece Aydede çıkmış. Gökyüzünü aydınlatmış. Tam
derenin üzerine geldiğinde, yansıması derenin içinde dalgalanmış. Böyle bulutsuz
gecelerde alabalıklar ile oynamayı severmiş suyun içinde. “Ben geldim, nerdesiniz?
Uyumayın daha erken” demiş alabalıklara. Fakat gelen-giden olmamış. Bir çam
ağacı seslenmiş yakınlardan. “Aydede, alabalıklar
kaçtılar buradan. Bugün buraya insanlar geldiler. Taş attılar, şişe ve çöp
attılar dereye”. Aydede çok üzülmüş. Bilgin ve yaşlı
Aydede alabalıklardan çok insanlara acımış.
“Ne
kadar acı. Yaşadıkları bu güzelim çevrenin kıymetini bilemiyorlar” diye
söylenmiş.
Gökten düşmüş üç elma,
ister al ister alma, birileri anlatsın sana, sakın masalsız kalma.
Mustafa YILMAZ. Y.Sayık-2007